13 Haziran 2015 Cumartesi
Ama insan uyumaz bazen, düşünür

Ama insan uyumaz bazen, düşünür

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela, yani,
yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
(Yaşamaya Dair / Nazım Hikmet / 1947)
                                                                                        kadir ulutas
Bir şeye tutulmak en büyük korkularımdan oldu. Sigarayı bile onu terk edemeyecek kadar sevdiğimi anladığım gün bıraktım. Elimden geldiğince Ralph Waldo Emerson‘ın salık verdiği gibi yolun beni götürdüğü yerlerdense yolu olmayan ama izimi bırakabileceğim alanlara yöneldim. Bazılarına kibir gibi gelebilir ama bir meydan okuma bu aslında.
yollar
Sorgulamadım, yermedim ama bir takıma, partiye, ideolojiye, mekana, şehre, ülkeye, inanca ya da insana hayattaki diğer her şeyden çok (ve bazen kör eden bir tutkuyla) bağlananlar hep ilginç göründü gözüme.
Çok sevmeye meyilliyiz. Sevgiden boğmak, içini boşaltmak, tüketmek (ve hemen ardından çok sevecek başka bir şey bulmak) istiyoruz. Şahsen ulaşabileceklerimin sonsuz olmadığını anladığım an hoşuma giden şeyleri elimden geldiğince tüketmemeye çalıştım. Çok küçük ayrıntılarda olsa bile.

Güneş doğar, güneş batar…

Hayata dair bir diğer çabam rutini kırmak adına. Bu hepsinden daha zor.
Başarının disiplin ve rutinden beslendiğine dair çok şey okusam da -örneğin- yazmak meselesine bir Orhan Pamuk ya da Ernest Hemingway gibi katı bir disiplinle sarılamadım. Benim tarzım (niteliğim değil; tarzım) Charles Bukowski ya da Orhan Veli kafasında oldu daha çok.
Fark etmesek de hayatımızın büyük bölümü tekrarlardan ibaret. Aynı saatte yatıp-kalkıyor, aynı yollardan iş ve okullarımıza gidiyoruz. Birbirine yakıştırdığımız kıyafetler bile değişmiyor (kombin dedikleri hani). Saçımızı aynı şekilde kestirip tarıyor, etrafımızdakiler gibi olmaya çalışıyoruz. Bir şey yiyecekken bile aynı mekanlara gidip aşağı yukarı aynı şeyleri sipariş ediyoruz. Hayatımızın büyük kısmı bir dini ayin gibi aynı anda aynı şeyleri yaparak rahatladığımız bir süreçten ibaret.
Düşüncesi garip gelse de rutin bizi rahatlatıyor. Belirsizliğin endişelerinden uzaklaştırıyor. Bilmediğimizin çilesini göze almaktansa bildiğimizin acısına katlanıyoruz.
Ve ne yazık ki bu kolaycılık bizi küçük değişimlerin tetiklediği büyük aydınlanmalardan koparıyor. Çok büyük şeylerden bahsetmiyorum asla. Bir dahakine dişinizi diğer elinizle fırçalamayı denediğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız. Öbür elinizin nasıl acemi, nasıl zavallı kaldığına şaşıracaksınız. Kemerinizi öbür taraftan başlayarak geçirin tokalara. Gömleğin düğmelerini alttan iliklemeye başlayın.
Ne kadar çabalasam da bu yazıya sığdıramayacağım değişimler işte böyle küçük, önemsiz görünen meydan okumalarla başlıyor.
Kendi adıma fark ettiğim son rutinim kuaförler oldu. Şu an yaşadığımız semte taşındığımızda eskisiyle vedalaşıp evimize yakın birini bellemiştim. Aynı dükkanın aynı kuaförüyle geçen senelerimiz soluk bir anıya dönüşmüştü. Şu an adını bile hatırlamıyorum eskisinin.
berber
Sonraları (biraz da sürekli seyahat halinde olmanın bahanesiyle) başka bir salona gitmek zorunda kaldım. Sonra ötekine, berikine… Ardından bir öncekine gitmemek için bilinçli bir bahaneye dönüştü bu tutum.
Hepsinin (kulak kabarttığınız sohbetlerden anlaşılan) daimi müşterileri vardı. Hatta müşterilerin bir kısmının kendine ait makas, havlu ve şampuanları olduğunu fark ettim. Bazıları seneler önce ayrı semtlere taşınmış olmasına rağmen büyük bir özveriyle yine onlara geliyordu. Bunlar berber esnafının gururuydu ve bir punduna getirilip benim gibi tazelerin kulağına mutlaka fısıldanıyordu.
Her seferinde başka bir kuaföre gidince ilk müşteriye yönelik ekstra özenin farkına vardım. Koltuğa ilk defa oturana (son defa olmasın diye olacak) ayrı bir ihtimam gösteriliyordu. Ve istisnasız hepsi kim olduğunu bilmediği bir önceki meslektaşına üslubunca dokunduruyordu (o iğnelemeler biraz da kendini o iş bilmezlere teslim eden bendenizeydi elbette).
“Yanlar orantısız kaldığı için kabarmış”, “yanlış kesilmiş ama birkaç kesimden sonra oturur”…
Benim gibi fıldır fıldır gözler ve iri kulaklar için koltuğuna kurulduğum her yeni kuaför müthiş bir beslenme kaynağına dönüştü zamanla.

Yangında öncelikli ‘ihmal edilecekler’

Hayat tespih tanesi gibi uç uca eklediğimiz bahanelerle geçip gidiyor. Muhasebesini yapmayı akıl ettiğimiz zaman genellikle çok geç oluyor. Başka bir berbere gitmek, ayakkabımıza hiç uymayan o çorabı giymek, (nedense) hayatta ağzımıza sürmeyeceğimizi iddia ettiğimiz o yemeği yemek ya da en basitinden eve başka bir yoldan dönmek bile nasıl da zor, gereksiz; hatta saçma geliyor, değil mi?
Oysa bunlardan gayrı her şeye nasıl da vaktimiz, enerjimiz, meylimiz var.
Bize verilen en büyük hediye olan yaşamayı ciddiye almak zorundayız. Hem de her engele ve koşula rağmen; her yerde ve her anda. Ama bize buyrulan, uygun görülen, anlatılan şekilde değil; imkanlarımızın elverdiğince kendi tarzımızda.
Bütün tezatlarına, zorluklarına rağmen.
Read more
Maskenin ardındaki gerçek

Maskenin ardındaki gerçek


Taksim Gezi Parkı eylemleri dolayısıyla civardaki her işporta tezgahında yerini alan, binlerce göstericinin yüzüne yerleşen o meşhur maske eminim artık tanıdık geliyordur. Kapitalizm düzeninde direnişin, başkaldırının bile bir fırsat olduğunu da tekrar hatırladık böylece. Peki bugün dünyanın hemen her bölgesindeki eylemlerde beliren bu maske nedir; kimi, neyi temsil eder, düşündünüz mü?
Ben size biraz yardım edeyim.
O maskenin temsil ettiği kişi 16. yüzyılda yaşamış Guy Fawkes adlı bir İngiliz (Gay Fovks olarak okunur). Fawkes’u bilmeseniz bile ilhamını ondan alan V for Vendetta filmini seyretmişsinizdir sanıyorum.
2005 yapımı V for Vendetta filmi faşist, baskıcı, merkeziyetçi, Orwellvari bir iktidara karşı halkı organize ederek geniş katılımlı bir sivil itaatsizlik geliştiren V lakaplı anonim bir karakteri konu alır. V, filmin sonunda isyan ettiği düzeni temsil eden meclis binasını havaya uçurarak (filmde işlenmese de) halkı merkez alan yeni bir geleceğin kuruluşunu müjdeler.
Meraklıları bu konuyu 1982 yılında Alan Moore ve David Lloyd imzasıyla aynı adla yayınlanan çizgi romanda okumuştu. (Hafızamı yoklayınca V for Vendetta’nın iPad edindiğim gün yüklediğim ilk çizgi roman olduğunu hatırladım).

400 yıllık bir hikaye

Gerçek Guy Fawkes’un hikayesi film ve çizgi-romandan çok daha eskiye; 1600’lü yıllara dayanıyor.
Vendetta İngilizce kinle karışık nefret anlamına geliyor. Kimileri bizdeki ‘kan davasına’ karşılık getiriyor. Çizgi-roman ve filmdeki karakterin ismi Vendetta değil; V. İsim de ‘Kan davasının K’sı’ anlamında V for Vendetta. Yani bu maskenin popüler kültürdeki ismi Vendetta ya da V for Vendetta değil. Sadece ‘V’.
Filmde V karakteri ve Guy Fawkes arasındaki bağlantıdan şöyle bahsedilir:
Peki ya adam kimdi? İsminin Guy Fawkes olduğunu biliyorum. (5 Kasım) 1605’te Meclis Binası’nı havaya uçurmaya kalkmıştı. Ama gerçekte kimdi? Neye benziyordu? Bize onu değil, fikirlerini hatırlamamız söylendi. Çünkü biri yakalanabilir, başarısız olabilir, öldürülüp unutabilir. Ama bir fikir 400 yıl sonra bile dünyayı değiştirebilir…
O zaman filmde söylendiği gibi hatırlayalım Fawkes’un fikirlerini.

Guy Fawkes neyin peşindeydi?

guy_fawkesV for Vendetta’nın romantizmi ve şiirsel dokusu içinde bir özgürlük savaşçısı ve halk kahramanı gibi görünen Fawkes, aslında tam tersine dünyanın en köklü demokrasilerinden birini kurmaya çalışan İngiliz Meclisi’ni havaya uçurmayı hedefliyordu. Amacı Kral’ı ve bütün milletvekillerini öldürüp yerine Katolik Hristiyan şeriatını temel alan birdiktatörlük kurmaktı.
Biraz daha detay ister misiniz?
Fawkes 8 yaşındayken babasını kaybetmişti. Annesinin ikinci kocası (yani Fawkes’un üvey babası) koyu bir katolikti. Babasının etkisiyle o da azılı bir Katolik’e dönüştü. Hatta bu uğurda katolik ve protestanların meşhur 8 yıl savaşında katoliklerin tarafında savaştı. Hayatını İngiltereyi katolikleştirme uğruna harcadı.
İngiltere 1532-1536 yılları arasındaki reform döneminde kiliseyi krala bağlamış, din adamlarının halk ve iktidar üstündeki etkisini azaltmıştı. Guy Fawkes, bu yeni düzeni bir türlü hazmedememiş, yerine Katolik Kilise’nin yeniden egemen olduğu bir düzen kurmaya karar vermişti. Bunun için de mevcut sistemi ve yöneticilerini yok etmesi gerekiyordu.
Bunun için iki ayaklı bir plan yaptı.
5 Kasım 1605 tarihinde Robert Catesby ve ekibi Kral James’i suikastle ortadan kaldıracaktı (oysa James diğer krallara kıyasla katoliklere karşı çok daha yumuşak davranıyordu).
Fawkes ise eşzamanlı olarak İngiliz Meclis’inin altındaki mahzene doldurduğu 36 varil barutu patlatarak bütün vekilleri parça parça havaya savuracaktı.
Bu iki eylemle halkın egemenliğini temsil eden parlementer sistem yıkılacak, baskıcı katolik monarşisi yeniden iktidara taşınacaktı. Yeni düzenin emanet edileceği kişiyse Kral’ın 9 yaşındaki kızı Prenses Elizabeth olacaktı.
Guy Fawkes ve darbe heyetini temsilen o dönemde çizilmiş bir illüstrasyon.
Guy Fawkes ve darbe heyetini temsilen o dönemde çizilmiş bir illüstrasyon.
Bu korkunç plan imzasız bir ihbar mektubuyla haber alındı. Guy Fawkes ve arkadaşları suçüstü yakalandı. 31 Ocak 1606’da asılarak idam edilmesine karar verildi. Fawkes halk huzurunda idam edilenlerin cesetlerinin daha sonra halk tarafından parçalanacağını biliyordu. Bu yüzden idamdan hemen önce idam sehpasından atlayarak boynunu kırdı ve hayata gözlerini yumdu.
‘Remember, remember; the 5th of November’ (Hatırla, hatırla, Kasım’ın 5’ini hatırla) dizeleri de isyan edenler değil; aksine başkaldıranların unutulmayacağını hatırlatmak için Kral tarafından söylenen şiirdendir.
Özetle V for Vendetta filminin ardından özgürlüklerin ve halkın iktidarının sembolü haline gelen Guy Fawkes’un asıl hikayesi olayın özüne böylesine ters. Hatalar üstüne inşa ettiği (kendi) doğrularına bahaneler bulmak en becerikli olduğumuz konulardan. “O zaman öyleymiş ama şimdi de böyle” kolaycılığı da her konudaki kurtarıcımız.
Özgürlükler adına sahipleneceğimiz başka nice karakterler var tarihte ama gel de şimdi bunu işporta tezgahında Guy Fawkes maskesi satan teyzeye anlat.
Read more
Çağdaş Taht Savaşları

Çağdaş Taht Savaşları


George R.R. Martin 20 Eylül 1948’de Bayonne, New Jersey’de doğmuş. (1) Yüz yıl önce yaşasa ya da dünyanın bir başka yerinin insanı olsa Taht Oyunları kitapları yazılıp televizyon dizisi yine yapılabilir miydi? Bilimsel gelişmelerin kişilerden bağımsız olarak er ya da geç gerçekleşeceği söylenebilir. Ama bir sanat yapıtı kişiye bağlıdır. Tekrarlanamadığı gibi bir başkasınca aynı özgünlükte yaratılması da olanaklı değildir.
Martin’le ilgili Türkçe kaynaklar biraz sınırlı olsa da bilgi alınabiliyor. Taht Oyunları (A ) 850 sayfa 73 bölüm olarak Ağustos 1996’da, Kralların Çarpışması (A Clash of Kings) 504+488 sayfa 70 bölüm olarak Şubat 1999’da, Kılıçların Fırtınası (A Storm of Swords) 624+608 sayfa 82 bölüm olarak Kasım 2000’de, Kargaların Ziyafeti (A Feast for Crows), 504+504 sayfa 46 bölüm olarak Kasım 2005’te, Ejderhaların Dansı (A Dance with Dragons) 624+608 sayda 73 bölüm olarak Temmuz 2011’de orijinal baskılarıyla okuyuculara ulaşmış. Kış Rüzgârları (The Winds of Winter) ve Bahar Rüyası (A Dream of Spring) henüz yazılmamış. (2) Günümüzde yaşadığımız ilginçliklere bir örnek henüz yazılmamış kitaplarla ilgili bilgilerin de bulunabilmesi. (3) Bir liste verilip George R. R. Martin’in bu karakterlerin Kış Rüzgârları’nda bulunacağını doğruladığı belirtiliyor. Sansa Stark, Arya Stark, Arianne Martell, Aeron Greyjoy, Theon Greyjoy, Victarion Greyjoy, Tyrion Lannister, Barristan Selmy adları kitaba ve diziye uzak duranlar için bir anlam taşımayabilir. Etki alanına girenlerse epey iyi tanıyor olabilirler.
George-R.R.-Martin
Kitaplarının boyutları, yazarlığı hakkında söz söylemenin kolay olmayacağını gösteriyor. Öte yandan romanlarından yapılan dizi, ilgi gördükçe uzayarak sıradanlığa teslim olan diğerlerinden ayrılıyor. Sinemasal kaygılar güdüldüğü, bölüm sayısının sınırlı tutulduğu, başarılı bir sonuç için epey çaba harcandığı gözleniyor.
George R.R. Martin yazmaya çok genç yaşta başlamış. Komşu çocuklara canavar öyküleri satıyor, okuyormuş. Sonraları çizgi roman hayranı olmuş. Amatör dergiler için kurgu öyküler yazmaya başlamış. İlk profesyonel satışını da 1970’te 21 yaşındayken yapmış. “Kahraman” Galaxy’ye kabul edilmiş, Şubat 1971 sayısında yayımlanmış. Bunu diğerleri izlemiş. Aynı yıl Northwestern Üniversitesi’nde gazetecilik lisans eğitimini tamamlayarak yüksek lisansa başlamış. Vicdani retçi olarak 1972–1974 arasında alternatif hizmet yükümlülüğünü yerine getirmiş. 1973–1976 arasında satranç turnuvaları yönetmiş. 1976–1978’de gazetecilik bölümünde öğretim görevlisi olmuş. Bu dönemlerde yarı zamanlı olarak yazmaya da başlamış. 1975’te evlenmiş, 1979’da çocuksuz olarak boşanmış. Tam zamanlı bir  olmuş. Holywood’a taşınarak 1986’da televizyon için Alacakaranlık Kuşağı (Twilight Zone) için öykü editörü kadrosuyla göreve başlamış. 1988’de Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast) için yapımcılığı üstlenmiş. Televizyon işinde basamakları tırmanmış. 1977–1979 arasında Science Fiction & Fantasy Writers of America’da yöneticilik, 1996–1998 arasında da başkanlık yapmış. (4) Kendi romanları ve öykülerindeki çalışmalarına ek olarak bilim kurgu alanında derleme yayınlarının hazırlık süreçlerine katılmış.
Bir radyo konuşmasında senaryolarını verdiğinde yapımcıların hep: “Bu çok iyi, ama yapım maliyeti ayırdığımız bütçenin beş katı olur.” dediklerini söylemiş. 1990’lı yılların başlarında Orta Çağ İngiltere’sindeki Güllerin Savaşları’ndan esinlenen bir fantezi dizisine başlamış. Buzun ve Ateşin Şarkısı bir gecede başarı getirmemiş, ama güçlü dili seri ilerledikçe satışları patlatmış. 2011’deki televizyon dizisi uyarlamasıyla kitapları daha da büyük bir okuyucu kitlesine ulaşmış. Martin aynı yıl serinin beşinci kitabını, Ejderhayla Dans’ı yayımlamış. Dünyanın dört bir yanındaki okuyucular kitaba yönelince yeni birçok satan roman ortaya çıkmış.
Sık sık J. R. R. Tolkien’le karşılaştırılsa da Martin fantezi edebiyatta Yüzüklerin Efendisi yazarına göre daha farklı bir biçimde yazıyormuş. Martin’in Westeros’unda karmaşık yaşamlar süren ve kendi yollarından giden insanlar yaşıyormuş. Öykü akışları ustaca kuruluyormuş, Martin’in çok sevdiği satranç oyununda olduğu gibi. Bir eleştirmen onun için: “Martin bir edebiyat dervişi, karmaşık karakterleri ve canlı diliyle büyülüyor, en iyi masal anlatıcılarının gücüyle birdenbire yakalayıveriyor.” demiş.
Bir yazar olarak karakterlerine hiç acıması yokmuş, ana karakterleri ve diğer sevilenleri beklenmedik biçimde öldürüveriyormuş. Martin fantastik öykülerinde savaşın gerçekliğini yansıtmak için belirli bir sorumluluk duygusu taşıyormuş. Bir keresinde: “İnsanlar savaşlarda ölüyor. İnsanlar savaşlarda sakat kalıyor. Onların çoğu iyiler; sevilecek, ölmesini görmeyi istemeyeceğiniz insanlar.” açıklamasını getirmiş.(5)
….
game-of-thrones
Tayfun Atay, Game of Thrones dersleri başlığıyla, diziyle ilgili bazı değerlendirmeler yapmış: Tarihin önemli dönemlerinden birine, feodaliteye ilişkin son derece gerçekçi bir kurgu olduğunu, Avrupa Orta Çağı’nın feodal toplumsal yapısı ete ve kemiğe büründürülürken Hıristiyanlığın dışarıda tutulduğunu, bunun anlaşılabileceğini, Hıristiyanlığın fantastik edebiyat için uygun olmadığını, yansıtılan ortama uygun terimin ‘paganik feodalizm’ olabileceğini söylüyor. Parçalı siyasal yapıdan, mutlak gücü olmayan zayıf kraldan ve temel güç konumunda olan lordlardan söz ediyor. Ayrıca Roma’yı çağrıştıran köleci yaşam biçimlerinin, yağma ekonomisine dayalı göçer kabile örgütlenmelerinin, hatta ticaretle zenginleşerek kendi örgütlenmesini gerçekleştirmiş özgür şehir oluşumlarının bulunduğunu belirtiyor. Dizinin gerçekçilikten en uzak yanının en fazla ilgiyi çektiğini, pek çok yabancı eleştirmenin de dile getirdiği gibi cinselliğin diziye ilgiyi artırırken tarihsel inandırıcılığını zayıflattığını öne sürüyor. (6)
Washington Post’tan Anna Holmes’un diziyle ilgili bir değerlendirmesinden söz ediyor: “Dizinin tarihsel-antropolojik değerine ilişkin tartışmayı”, Martin’in “insanlık tarihinin kaydı düşülmüş bilimsel bulgularından alabildiğine” beslendiği ve “ön planda feodalitenin resmedildiği” tablonun “insanın iki milyon yıllık insanlaşma macerasının pek çok kesitinden fırça darbeleriyle” renklendiği yorumlarını getirerek sürdürüyor, örnekler veriyor. Buz Duvar’ın ötesinde yaşayan yabanılların “Marx’ın ütopyasını dayandırdığı” ilkel komünal toplulukları” çağrıştırdığını söylüyor. (7)
Anna Holmes yazısına George R.R. Martin’in çok sevilen “Buzun ve Ateşin Şarkısı” fantezi serisi üzerine kurularak olay yaratan televizyon dizisiyle ilgili birkaç noktayı belirterek başlıyor: “Kopmuş kafalar, içeriden çevrilen entrikalar, mitolojik yaratıklar, uzun ve karışık bir karakter listesi. Bir de çıplak kadınlar, bir sürüsü.” Dizideki erotizmin özgün öyküden saparak onu geriye ittiğini belirtiyor, uç durumlarla ilgili örnekler veriyor. Televizyon eleştirmeni Mo Ryan’ın dizinin “seks sahnelerini bazen karaktere ışık tutmak için kullandığı” ama çoğu kez bunlara yalnızca kadınları çıplak gösterme fırsatı olarak yer verdiği değerlendirmesini aktarıyor. Pop  yaratıcılarının içeriği öncelikle heteroseksüel erkek bakışına ve isteklerine göre belirlediğini vurguluyor. (8)
Game-Of-Thrones-tv-dizisi
Tayfun Atay, “Ateşin Kızı/Buzun Oğlu” başlıklı değerlendirmesinde de “Buz ve Ateşin Şarkısı” adındaki imgeler kişilere indirgenirse buzun John Snow, ateşin Daenerys Targaryen olacağı yorumunu getiriyor. Hollywood’un, karşılaştırmalı mitoloji alanının büyük ismi Joseph Campbell’e çok şey borçlu olduğunu, Türkçeye “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adıyla çevrilen “The Hero of a Thousand Faces” adlı kitabında tüm kültürlerin kahramanlık efsanelerinde bulunan evrensel bir yaklaşımı tanımladığını söylüyor. Buna göre kahramanın üç aşamalı bir yoldan geçip ortaya çıktığını, önce sıradan yaşam koşullarından ayrıldığını, sonra zor ve tehlikeli bir sınavlar sürecinden geçtiğini, sonunda da bilgi, beceri, deneyim, güç kazanmış olarak döndüğünü aktarıyor. Bu yapılanmanın Arnold van Gennep ve Victor Turner’ın Geçiş Ritleri kavramına ilişkin kuramsal katkılarından beslendiğinin bilindiğini, Campbell’in kahraman monomitinin Yüzüklerin Efendisi, Yıldız Savaşları ve Matrix gibi filmler gibi Games of Thrones örgüsünde de bulunduğu duygusunu taşıdığını belirtiyor. Martin’in sevilen karakterleri öldürerek ve hemen her karakteri kahraman olduğu kadar canavar olarak da sunarak pek çok klişenin dışına çıkabilse de iki karakter, buz ve ateş için bunu yapmadığı yorumunu getiriyor. (9)
tv-dizilerinde-erotizm
….
Günümüzün yönetenleri tahtlarda oturmuyorlar. Ama taht savaşlarının daha insancıl, temel hak ve özgürlük kavramlarını koşulsuz dikkate alarak yapıldığı söylenebilir mi?
Jared Diamond’ın Ülker İnce’nin çevirisiyle Tübitak Yayınları’nın Popüler Bilim Kitapları arasında çıkan “Tüfek, Mikrop ve Çelik” çalışması arka kapakta “Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa’yı keşfetmedi?” sorusuyla başlayarak şöyle tanıtılıyor:
“Bu basit sorunun ardında insanlığın MÖ 11.000’den günümüze tarihi gizli. Fizyoloji profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik’te, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla inceliyor. İnsan toplulukları arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorguluyor; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürüyor… Biyoloji, jeoloji, arkeoloji, coğrafya gibi değişik bilim dallarından beslenen, ‘Batılı’ koşullanmalardan arınmış, geleceği gösteren bir tarih kitabı.”(10)
İnsanlık tarihinde barutun bulunmasıyla ortaya çıkan yeni ve büyük gücün, kitlesel kırımlara neden olabilen mikropların, doğaya egemenlikte yeni bir aşamaya geçilmesini sağlayan çeliğin çok özel önemleri olduğu söylenebilir.
Taht savaşlarının üç aşamasından da söz edilebilir mi? Sopalardan kılıçlara “mert” dönemler, barutun bulunmasıyla mertliğin bozulduğu “tüfek” dönemi, basınçlı su ve gözyaşartıcı gazın barışçı gösterilere de saldırarak insanları sindirip yıldırmak için kullanılabildiği “gaz” dönemi.
Edebiyat için Murphy yasaları arasındaki “Bir belgesel roman yazılıp yayımlanabiliyorsa artık konuyla ilgili yapılabilecek pek de bir iş kalmamıştır. O artık tarihsel bir romandır” önermesi tersten okunabilir mi? (11)
Olup bitenler anlatılamıyorsa, tarihsel bir roman yaşananların güncel bir kaydı olarak okunabilir mi?
….
Gaz kitleleri durdurmaya yetecek mi? Taipidos’ların öfkesi engellenebilir mi? (12)
gezi-protestolari-polis-devleti
Günümüz demokrasileriyle ilgili çok farklı görüşler var. Seçimlerde çoğunluğu ele geçirenin hiçbir sınır tanımadan istediğini yapabileceğini sanıp bunu savunan “oycular” da, sistem içerisinde yapıldığı için seçimlerin hiçbir işe yaramayacağını söyleyerek hiç katılmayan “koşulsuz boykotçular” da olabiliyor.
Günümüz toplumlarının uzlaşmasının ve yasallığının temel dayanaklarından biri olan seçimler, toplumun tüm kesimlerinin sorunları için gerçek bir çözüm olabilir mi, bilmiyorum.
taksim-de-eylemcilere-mudahale
Ama seçmenler çıkar sağlamaya, kontrol etmeye ve boyun eğmeyeni dışlamaya yönelik saldırgan politikalara sert tokatlar atmayı öğrenmezse, yaşamın ve geleceğin temel dayanağı olan sokaktaki insanı yerlerde sürükleyen basınçlı sular ve ağlatan gazlar kentlerden eksik olmayacak gibi görünüyor.
Read more
Karşılaştırmalı Yaşam Taslakları, Yarışmak ve Kazanmak

Karşılaştırmalı Yaşam Taslakları, Yarışmak ve Kazanmak


Günümüz dünyasını bir çırpıda anlatmak istesek hangi sözcüğü seçmeliyiz?
En yaygın kullanılan olmasa ve tüm olup bitenleri açıklamasa da, en azından çok önemli bir ipucu veren, herkesin bildiği tek bir sözcük bulabilir miyiz?
Tüm karmaşıklığı, bilinçli veya amaçsız eklenen sayısız kavramı eleyebilirsek sanırım tek bir sözcük kalacaktır.
Rekabet.
….
Günümüzde insanlar kendilerini en çok yazarak mı anlatmaya çalışıyorlar?
“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa” sözünde insanlar için artık “yazışa yazışa” mı demek gerekiyor?
Doğadan biraz daha mı uzaklaştık? Çevremizi, kendimizi ve birbirimizi anlamamız için kendi bilincimiz, gördüklerimizi duyduklarımız yetmiyor mu artık? Çiçeklerin kokusu, dalındaki meyvenin tadı anlamını yitirdi mi? Dokunmaktan ve dokunulmaktan korkar mı olduk?
Bu çaresizlik içinde mi kendi çevremize sözcüklerle duvarlar örüyor, milyarlarca harfin içinde boğulmadan suyun yüzüne çıkmaya, ayakta kalmaya çalışıyoruz?
Çoğaldıkça anlamını yitiren yazı dünyasında anlamlı bir iz bırakabilirsek yaşamış mı olacağız?
Peki, doya doya, tadını çıkara çıkara, sevdiklerimizle paylaşarak geçirdiğimiz yıllar, sözcükler ve görüntülerle ölümsüzleştirilmediyse yaşanmamış mı olacak?
Daha çok, daha anlamlı, daha yoğun, daha dolu dolu yaşadığımızı kanıtlamak için mi yazıyor, fotoğraflar çekiyor, paylaşıyoruz?
Bu da yeni bir tür rekabet oyunu mu?
Yoksa umutsuzluğumuzu unutmanın, bulamadığımız ve göreceğimizi de sanmadığımız güzellikleri aramanın bir yolu mu?
Ya da okuma yazma bilen ve İnternet’e erişen herkes artık bir yazar taslağı mı?
Yaşadıklarının ve eğitiminin izleriyle çizilmiş bir eskiz, sözcükleri işleyip dünyaya dağıtan bir aracı mı?
Bir  ne zaman taslak olmaktan çıkıp kalıcı bir yazara dönüşür?
Yaşadıkları, okudukları ve bunlarla beslenen kendi dünyası kimsenin yaşamadığı ve erişemeyeceği bir boyuta ulaşıp bunu ölümsüzleştirmenin güçlü yollarını bulduğu zaman mı?
Yazdıkları yakın ve uzak çevresinde onaylandığı zaman mı?
Onaylayanların sayısı nitelik veya nicelik olarak belirli bir sınır değerin üzerine çıktığında mı?
Yazı dünyasının en saygın isimlerinden oluşan adı konmamış gizli bir jürinin dikkatini çekerek olumlu yanlarıyla tanındığı zaman mı?
Bir yazar yaşamının ve yazdıklarının taslağı olmaktan çıkabilir mi?
….
DergiSANAT için yazdığım son yazı Van Gogh sergisinden esinlenmişti:
“Bir resmin içine girebilmek romanlara katılabilmekten zordur. Sözcüklerin sıralanmış olması başını ve sonunu ilk anda görmemizi, onları sırayla izlememizi sağlar. Oysa yeterince eğitimli olmayan göz resmi bir bütün olarak algılar ve hemen sıkılıp sonrakine geçer.” (1)
CerModern, sergiyi şöyle tanıtmıştı:
“Van Gogh Alive, bu üretken sanatçının 1880–1890 yılları arasındaki çalışmalarını ve hayat deneyimlerini keşfetme; bugün dünya çapında tanınan başyapıtlarının birçoğuna imza attığı yerler olan Arles, Saint Rémy ve Auvers-sur-Oise’da geçirdiği dönem zarfındaki düşüncelerini, duygularını ve ruh halini yorumlama fırsatı sunuyor.”
Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen, dev boyutlardaki 3.000’den fazla Van Gogh görüntüsü; ekranları, duvarları, kolonları, tavanı ve hatta yeri de dolduran heyecan verici bir gösteri yaratarak, ziyaretçilerini ünlü ressamın eşsiz tarzını oluşturan coşkulu renkler ve canlı detaylarla büyülüyor.
Dinamik, bilgilendirici ve görsel olarak görkemli olmaya programlanmış olan SENSORY4 içeriği; 40 yüksek çözünürlüklü projektörden aynı anda akıp zengin surround ses sistemiyle karışarak, ziyaretçiye nefes kesici ve etrafını saran bir gösteri ziyafeti sunuyor.
Van Gogh Alive’da ‘Çalışan Adam’, ‘Yeşilimsi Bir Başlık Giymiş Yaşlı Köylü Kadını’, ‘Çiçek Açmış Erik Ağacı’, ‘Gri Şapkalı Otoportre’, ‘Vazoda 12 Ayçiçeği’, ‘Vincent’ın Yatak Odası’, ‘Teras Kafe’, ‘Sandalye ve Pipo’, ‘Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece’, ‘Süsen Çiçekleri’, ‘Buğday Tarlası ve Kargalar’, ‘Kırmızı Üzüm Bağı’, ‘Sargılı Kulaklı Otoportre’ gibi bir döneme damgasını vurmuş eserler yer alıyor.
Sergi, ziyaretçilere dahi ressamın fırtınalı hayatını kronolojik olarak göstermek için güçlü bir klasik müzik kullanıyor. Harekete geçiren bu müzik, Van Gogh’un hikâyesinin duygusal yönlerini yansıtarak, sanatçının muhteşem kariyeri boyunca yansıttığı sanatını ve ruh halini daha zengin bir deneyimle ziyaretçiye sunma olanağı sağlıyor.” (2)
Van Gogh’u yaşadığı dönemde kaç kişinin tanıdığını, kardeşi Theo’nun desteğiyle zorlukla geçindiği dönemlerde onu geleceğin büyük ressamı olarak kimlerin görebildiğini bilmiyorum. Ama çektiği tüm sıkıntılar bir yana, olması gereken yere ulaştığını gördüğü söylenemez. (3)
Van Gogh bir ressam taslağı olarak öldü, resimleri o öldükten sonra izleyicilerine ulaşarak kopmaz bağlar kurdu, gerçek bir resim ustası olarak tarihe geçti. O taslakken büyük usta olarak tanınıp bol kazanan diğerlerinin durumunu bilmiyorum. Ama zor yıllarını paylaştığı, birlikte sorunlar yaşadığı arkadaşı Paul Gaugin’in çalışmalarına gösterilen ilgi de ölümünden sonra olmuş. (4)
Paul_Gauguin_-_Christ_and_the_Garden_of_Olives-S-sanatlog.com
Seçme şansı olsa Van Gogh ne isterdi?
Değersiz yapıtlarının büyük ilgi görüp ona çok kazandırmasını, rahat ve mutlu bir yaşam sürmeyi mi?
Büyük güçlüklerle yaşayıp fırtınalarını çıldırma pahasına tuvallere yansıtmayı, çektiği acılarla yıpranan bedeniyle gerçek izleyicilerini hiç tanıyamadan, resim tarihinde erişilmez bir yeri olacağını bilse bile göremeden, bu acımasız dünyadan ayrılmayı mı?
….
 ve Paul Gauguin resme ve dünyaya rekabetçi bir gözle baksalar ne kazanırlardı, insanlık ne kaybederdi, bilmiyorum.
Günümüzdeyse, rekabetçi olmayan bir yaklaşımla benzerleri arasından sıyrılmanın, izleyiciye ya da okuyucuya ulaşmanın, kalıcı bir iz bırakmanın çok daha zor olduğu söylenebilir.
Bir taşı saklamanın ve kaybetmenin en kolay yolu onu diğerlerinin arasına fırlatmaktır.
Bir elması saklamanın en kolay yolu da bu olabilir. Parıltısı görülmeden üzerine gelen diğer taşlar ışığını kestiğinde onu bulmak için madencilik yapmaktan başka yol kalmayabilir. (5)
….
Rekabete dayalı dünyada karşılaştırmalı yaşamlar sürdüğümüz söylenebilir.
Bebeklerin beşikleri, çocukların evleri ve okulları aynı değil. Gözlerini açtıkları andan başlayarak kendilerini başkalarıyla karşılaştırmaya başlıyorlar.
Sonra kendilerini bir yarışın içinde buluyorlar. İyi bir geleceğe giden yolların sonunu getirebilmeleri için arkadaşlarının çoğunu geride bırakmaları gerekiyor.
Sanata yönelenlerin durumu da farklı değil. Yalnızca sevdiği ve sesini duyurmak istediği için uğraşanların bile olabilecekleri yere ulaşmaları kolay görünmüyor. Rekabet etmeleri, sıyrılmaları, dikkat çekmeleri gerekiyor.
Rekabet, her alanda etkisini gösteriyor. Bir dergide yer almak, bir kitap yayımlamak, bir sergi açmak, bir ödül kazanmak, basında yer bulmak, izleyiciye ve okuyucuya ulaşmak yaratma süreçlerinin çok ötesine geçen zorlu uğraşlar gerektiriyor.
Yarışmalar, şanslı olanlar için, bu süreçleri biraz daha kolay geçmenin yolu olabiliyor.
Peki, bu durumun sağlıklı olduğu söylenebilir mi?
….
Her alanda olduğu gibi sanat ve edebiyatta da değerlendirmek, seçmek ve yarışmak gerekebilir.
Doğada evrim, doğal ve yapay seçme, yaşamın ve türlerin gelişme yönünü belirliyor. Büyük bir çeşitlilik, en güçlü ve en güzel biçimlerin gelişmesini ve kalıcı olmasını sağlıyor.
Toplumda da ekonomik ve politik güç kümeleri, doğadakine benzer, fakat insanın öznelliği ve karmaşıklığıyla çeşitlenen mekanizmalarla gelişimlerini sürdürüyorlar.
Sanat ve edebiyatta yapılmış, yapılmakta olan ve yapılacak seçmelerin yeri ve anlamı nedir?
Nitelikli ve sonradan çok ünlenmiş bazı yapıtların ilk yayımlanışlarında büyük zorluklarla karşılaştığı biliniyor.
Niteliğin bağımsız bir değeri var mıdır? Yoksa bu değer ancak, rekabet dünyasının kontrol noktalarını geçebildiği zaman mı ortaya çıkıp kalıcılaşır?
Değerlendirmek, seçmek, yarışmak çok yakın kavramlar mıdır, aralarında uçurumlar mı vardır?
Bin resmi değerlendirdiğimizde bunların hepsini yeterli bulabilir miyiz? Sergilemek için hepsini birden seçmemiz anlamlı olur mu? Onları yarıştırsak verilecek kararları nesnel ölçütlere dayandırabilir miyiz? Dayandırabilirsek bunlar özgür gelişmenin önünde bir engel olur mu? Sanatın ve edebiyatın herhangi bir alanı, heykel, karikatür, sinema, şiir, öykü, roman, bilinen ya da henüz bilinmeyen herhangi bir tür için durum farklı mıdır? On bin yapıtla, yüz bin yapıtla karşılaşınca ne olur? Yayınevi editörleri, küratörler, yarışma jürileri kolay bir iş mi yapıyorlardır, çözümsüz bir sorunun yükünün altında eziliyorlar mıdır?
Milyarlarca sayfa yazmak aslında hiç yazmamak mıdır?
….
Doğan Hızlan adını ilk ne zaman duyduğumu bilmiyorum. Ama sanatla uğraşan çoğu kişi gibi, bu konulara ilgi duyduğum ilk dönemlerden beri yazılarıyla karşılaşıyorum.
Zafer Yalçınpınar’ı günümüzün yeni iletişim olanaklarıyla tanıdım. Kitaplara ilgisi ve yarışmalara karşı oluşu dikkat çekiciydi.
Sağlıklı bir dünyada, bütün halkların barış içinde ve kardeşçe yaşaması gibi, bütün yapıtların da eşit koşullarda paylaşılacağı dost bir şenlikte buluşmasının çok anlamlı olabileceğini düşünüyorum.
Sıralama ve yarışma varsa reklam da kaçınılmaz bir gereklilik olabilir.
Bu arada, reklamda yeni bir dönem başlamış.
Artık rakibin adı verilerek karşılaştırmalı reklam yapılabiliyormuş. Karşılaştırılacak malların aynı nitelikte olması, fiyat gibi doğrulanabilir özelliklerin karşılaştırılması gerekiyormuş. Rakibiyle kendisini karşılaştıran firmanın, rakibinden iyi olduğunu bilimsel olarak ispatlaması. rakibi kötüleyip itibarsızlaştırmaması isteniyormuş. ABD’de, 1979’dan bu yana ‘karşılaştırmalı reklamcılık’yapılabiliyor, reklamlarda rakibin adının geçmesine izin veriliyormuş. 1980’lerde Pepsi, tadım testi reklamlarında doğrudan Coca-Cola şişelerine yer vermiş. Microsoft, bu yıl kendi markasını taşıyan akıllı telefonlarda kullandığı ses tanıma yazılımı Cortana’nın reklamını Apple’ın iPhone’larda kullandığı Siri’yle karşılaştırarak yapmış. Türkiye’de de yeni düzenlemeyle firmalar artık ürün reklamlarında rakip firmanın ürününün ismini ve fotoğrafını gösterebilecekmiş. (6, 7)
Peki, yaşamların kalitesi karşılaştırılabilir mi?
Yalova’nın “Karşılaştırmalı Yaşam Kalitesi Göstergeleri” bu konuda bir fikir veriyor. Yalova, Türkiye, Dünya, Norveç ve Etiyopya değerleri yansıtılmış. Nüfus, gelir, işgücü, doğum, , sağlık, okuryazarlık, okullaşma, işsizlik, istihdam, katma değer, ihracat, ithalat, bütçe, elektrik tüketimi ve özel otomobil sayısı bilgileri verilmiş. Değerleri karşılaştırınca Etiyopya’yı düşünüp sevinmeli mi, Norveç’e bakıp üzülmeli miyiz? Yoksa yalnızca dünyanın haline ağlamalı mıyız? (8)
Sevda Akar da, refahın ölçülmesinde alternatif bir yaklaşım olarak sunulan Daha İyi Yaşam Endeksi’ni Türkiye açısından değerlendirmeyi amaçlamış. OECD tarafından uygulamaya konulan bu endeks konut, gelir, iş, iletişim ve toplum, eğitim, çevre, sivil katılım ve yönetim, sağlık, yaşam memnuniyeti, güvenlik ve iş yaşam dengesi kriterlerine göre oluşturulmaktaymış. Çalışma sonuçları Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında Daha İyi Yaşam Endeks değeri en düşük ülke olduğunu gösteriyormuş. (9)
Yeditepe Üniversitesi’ndeki “Karşılaştırmalı Edebiyat” programıysa şöyle tanıtılıyor:
“Bir ülke edebiyatı başka edebiyatlarla ve başka sanat dallarıyla ilişkisi içinde ele alınırsa, daha iyi değerlendirilmiş olur. Hedefimiz, bu program aracılığıyla hem Türk Edebiyatını daha iyi tanımak, hem de Türk Edebiyatı ile dünya edebiyatları ve kültürü arasındaki bağıntıları incelemektir. Programın bir amacı, dünyaya açılabilecek ve Türk Edebiyatını dünyaya açabilecek geniş perspektif sahibi araştırmacılar yetiştirmek, bir başka amacı da, edebiyat öğretmenlerine çağdaş bakış açıları kazandırmaktır. Bir diğer amaç da, sinema-televizyon, gazetecilik, sanat tarihi… gibi alanlardan gelebilecek öğrencilere, meslekleri açısından çok gerekli olan edebiyat bilgilerini vermek ve edebiyatla meslekleri arasındaki kültürel bağları kurabilmelerine yardımcı olmak, bu öğrencilerin kazanacakları daha geniş perspektifler sayesinde mesleklerinde daha başarılı ve titiz olmalarını sağlamaktır. Kısacası ‘Karşılaştırmalı Edebiyat’ programı, gerek edebiyat gerek başka alanlarda lisans yapmış öğrencilerin dünya kültürü ile olan bağlarını pekiştirmeyi, bu öğrencilerin ilerde, Türkiye ile başka ülkeler arasında her düzeyde kurulacak kültürel işbirliği platformlarında çalışabilecek şekilde yetiştirilmesini öngörmektedir.” (10)
paris-ve-marsilya-sanatlog
Paris ve Marsilya’nın Karşılaştırmalı Yaşam Tarzları İllüstrasyonu’nda Fransız grafik ve illüstrasyon tasarımcısı Vahram Muratyan kendi hazırlamış olduğu Paris ve New York projesinde iki şehir arasındaki kültürel ve yaşam farklılıklarını kıyasladığı illüstrasyondan sonra hazırladığı çalışmada Paris ve Marsilya arasındaki farklılıkları yansıtmış. (11)
paris-ve-marsilya-sanatlogcom
Sevilay Atlama ve Ceyda Özsoy, “Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği: Türkiye’nin Karşılaştırmalı Analizi” çalışmalarında ekonomik ve sosyal kalkınmadaki yerini vurgulayarak eğitimin eşit dağılımının önemine dikkat çekmişler:
“Günümüzde kız çocukları ve kadınlar, eğitim fırsatlarından erkeklere oranla daha az yararlanmakta, toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler devam etmektedir. Kadınların ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yaşamdaki konumlarını güçlendirmek, hak, fırsat ve imkânlardan eşit biçimde yararlanmalarını sağlamakla mümkün olacaktır. Kadınların eğitime olan erişimlerinin iyileştirilmesi, sadece kadınların kişisel gelişimine ve refahına katkı sağlamakla kalmayıp, ülkenin ekonomik potansiyelini de artıracaktır. Kız çocukların ve kadınların eğitim ve öğrenimlerine yatırım yapmanın olağanüstü yüksek sosyal ve ekonomik kazancı yanı sıra, sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik büyümeyi başarmanın en iyi araçlarından biri olduğu da kanıtlanmıştır. Bu çalışmada, eğitimde toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunu Türkiye’de kız çocukları ve kadınların durumu vurgulanarak tartışılmaktadır.”
Kadınların eğitim düzeyi yükseldikçe evlenme yaşının giderek artmaya başladığını, doğurganlık oranının azaldığını, buna paralel olarak aile başına daha az çocuk düştüğünü, bebek ve çocuk ölüm oranlarının azaldığını, yaşam süresi beklentisinin arttığını, daha sağlıklı, daha iyi beslenmiş ve eğitilmiş çocukların yetiştirilmesinin sağlandığını belirtmişler. (12)
….
Doğan Hızlan’ın özgeçmişi şöyle verilmiş:
dogan-hizlan-sanatlog.com
“Pertevniyal Lisesi’ni bitirdi. Hukuk öğrenimine başladı. İlk yazısı 1954 yılında yayımlanan Doğan Hızlan, çeşitli edebiyat dergilerini ve aralarında Cumhuriyet’in de olduğu gazetelerin sanat sayfalarını yönetti. Bunun yanı sıra birçok gazete ve dergide eleştiriler yayımladı. 1980 yılında Bayram Gömleği adlı bir çocuk hikâyeleri güldestesi hazırladı. Ercümend Behzad Lav’ın Bütün Eserleri’ni yayıma hazırladı. Son olarak İhsan Yılmaz ile birlikte Celâl Sılay’ın Toplu Şiirleri’ni Hüsran Filizleri adıyla yayımladı. En yeni kitabı, Hürriyet Pazar’da yayımlanan kitap yazılarından oluşan Aynadaki Bakışlar’dır. 2012 yılının Şubat ayında Antalya Atatürk  Parkı içinde, adına bir kütüphane açılmış olup bu kütüphaneye yirmi bin kitap bağışlamıştır. Halen Hürriyet Gazetesi’nde yazıyor. Türk Edebiyatı’nın gelişmesine katkılarını sürdürüyor.” (13)
Banu Uzpeder, “Edebiyat… Müzik ve Annem: Doğan Hızlan’ın hayatı bu üç kelimede saklı…” söyleşisine söyle başlamış:
“Evde halaları, teyzeleri ve babasının yaptığı müziklerle büyüyen, teyzeleriyle beraber uzun zaman ud çalmış, hâlâ iyi nota okuyabilen bir edebiyat adamı Doğan Hızlan. Hayatını edebiyata, müziğe adamış… ama gerçekten adamış bir yazar… Sade, sakin bir yaşamı var Hızlan’ın… Ama içinde kopan fırtınaları kendisinden daha iyi kim bilebilir?”
Sonra ailesini, arkadaş çevresini, sosyal hayatını sormuş. Doğan Hızlan, Cemal Süreya, Mehmet Seyda, Konur ve Kıvanç Ertop, Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Ergin Ertem, , Ülkü Tamer, Demir Özlü adlarını saymış, müzikle ve edebiyatla ilgilenen herkesin onun arkadaşı, çevresi olduğunu söylemiş. Doğayla ilgili soruya Hızlan, “Doğayı, doğa filmi seyrederek, doğa resmi görerek, doğanın müziğini dinleyerek hissederim. Doğayı görmem hiç gerekmiyor” yanıtını vermiş. (14)
….
Zafer Yalçınpınar’ın sitesi “yeni sinsiyet’e karşı mücadele etmektedir!”  sözüyle açılıyor. İlk sayfada “şiir/ eski hikâyeler/ b i l d i r i/  i n c e l e m e/   karga’ca değiniler/   k i m/  k i t a p l a r ı /  kendini anlatan/    E V V 3 L (aksak kolaj)/   dilin kemiği yoktur/  baykuş bakışı/  bakışsız bir kedi kara/ ” linkleri görünüyor. (15)
Özgeçmişi şöyle verilmiş:
Zafer Yalçınpınar, 1979 yılının Temmuz ayında İstanbul’da doğdu. Babası da, babasının babası da İstanbul’da doğmuştur. 1997 yılında İstek Vakfı Belde Koleji’ni bitirdi. 2001 senesinde Marmara Üniversitesi Ekonometri Bölümü’nde lisans derecesini tamamladı. 2003 senesinde Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde yüksek lisans derecesini tamamladı. 2004 yılının başından beri TÜBİTAK-Gebze Yerleşkesi’nde Yönetim Bilimleri alanında araştırma görevlisi olarak çalışıyor. 2002–2006 yılları arasında Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’ni Vedat Kamer’le birlikte yayıma hazırlamıştır. Şiirleri ve öyküleri Son Kişot, Monokl, No-Edebiyat, Budala, Yaratı(m), Düşe-Yazma, Kavram Kargaşa, E, Öteki-Siz, Karalama, Wesvese, İmlâsız, Üç Nokta, Kül Öykü, Mor Taka, Heves, Sanat Cephesi, Can Sıkıntısı Fanzin, Göğe Bakma Durağı, Zinhar ve Bireylikler adlı dergilerde yer almıştır. “Karşı”(2000, Lotus Yayınları), “Korkak Düşler”(2001, Lotus Yayınları), “Siya”(2006, Mevsimsiz Yayınları) adlı öykü kitapları yayımlanmıştır. İlk şiir kitabı “LİVAR” ise 2007 yılının Şubat ayında Lotus Yayınları tarafından yayımlanmıştır. 2006 yılında görsel işlerinden oluşan “ŞİİŞ” adlı e-kitabı tasarlamış ve internet üzerinden dağıtmıştır. Kendisini “şair” olarak değil de “şiir yazarı” olarak ifade eden Zafer Yalçınpınar; “sıkı” edebiyata inanır, kitap koleksiyonu yapar, İstanbul-Erenköy’de yaşar, başıbozuk ve külyutmazdır. (16)
ikinci-yeni-zafer-yalcinpinar-sanatlog.com
Sözü edilen “Yeni Sinsiyet’e ve Edebiyat Kâhyaları’na karşı verdiğimiz mücadelenin kapsamı, kronolojik olarak” başka bir sitede görülebiliyor:
Yeni Sinsiyet’in Haksızlık Yordamı (1 Haziran 2014)
Yeni sinsiyetin cehalet ortamını yönetmek için kullandığı enstrümanların eskisi kadar hızlı ve pragmatik başarılar elde edemediği açıktır. Yeni kapitalizmin ödüllendirme sistemi, işbirliği yöntemleri ve kültürel sermayenin küresel etkileşim biçimi (vizyon arayışı) çürümektedir.
Yeni Sinsiyet’in İkbal Ezberi (11 Kasım 2012)
Her türlü “özgürleşme” duygusunun üzerine yeni sinsiyet kulesinin korkutucu gölgesi vurmakta ve henüz doğuş anında -o eşsiz anın kutsallığında- “özgürleşme” duygusu karartılmaktadır. Hakikat ile hakaretin yer değiştirmesi, yalanın “sahi” yerine kullanılması, ışığın karanlığa terkedilmesi, görüşsüzlük, sisleme, cehalet ortalamasına hizmet eden her türlü aldatmaca ve hilebazlık, yandaş-paydaş etkileşimlerindeki haysiyetsizlik, liyakatsizlik ve tözsüzlük yeni sinsiyetin kendi geleceği için tasarladığı “emniyet müşirleri”dir.
Menfi Gaddarlığın Sonu/cu (23 Şubat 2012)
Şairler ve şiirleri imgelemin özgürleşmesinin emektarlarıdır. Buna karşın Şiir Yıllığı’nı hazırlayan oligarşi, “şair”i bir “hizmetkâr” olarak görmeye başlamıştı. Ben, YKY’nin Şiir Yıllığı yayımlamamak yönünde aldığı kararı “imgelemin özgürleşmesi” ile şiirsel alanın genişlemesi için çok önemli ve bir o kadar da sahici bir “devrim-adım” olarak görüyorum. Şiir, bir riya ya da yalan değildir. Şiir, “sahi”nin eşsiz bir parçasıdır.
Yeni Sinsiyet’e Karşı:  “Sorular, sorular, sorular…” (11 Kasım 2011)
Yayıncılık istismarlarının temel bileşenleri nelerdir? Hangi edebiyat heveslileri, hangi sözde editörler tarafından nasıl yemleniyor? Okuyucu bu durumun farkında mı? Okuyucu neler düşünüyor, neyi okumak zorunda kalıyor?
Yeni Sinsiyet’e Karşı: “Okumalar, okumalar, okumalar…” (29 Eylül 2011)
Yeni Sinsiyet tipolojisini, şiir ve edebiyat dünyasında yaşanan olayları, hileleri, aktörleri, ilişkileri ve bunlara karşı 2006 yılından beri verdiğimiz mücadelenin ayrıntılarını (yani önümüzdeki aylarda gerçekleştireceğimiz ifşaatı) doğru bir şekilde kavrayabilmeniz ve anlamlandırmanız amacıyla bazı yazıları bir “Ön-Hazırlık” şeklinde okumanız çok faydalı olacaktır. “Editörcülük Oynamak”, “Damperli Ödül Furyası ve Saygınlık Cukkalamak”, “Şaircilik, Yazarcılık Oynayanlar ile Oynamayanlar”, “Yıllık Geyiği”, “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları”, “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin ‘Biz’ Söylemi ve Retorik Arsızlığı”, “Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı”, “Yerli Edebiyat Üzerine…”
Yerden Göğe Kadar Duyurulur: “Başlıyoruz!” (26 Eylül 2011)
“Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de)savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur:
Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman…
Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna olmayacak.”
(Oruç Aruoba, “De Ki İşte”, Metis Yayınları, 2001, s.44)
Mücadelenin Geçmişteki Envanteri (30 Ağustos 2011)
Eylül ayından itibaren her şeyi teker teker, sabırla, ayrıntılarla, yaşanan olaylarla, tanıklıklarlarla, yeni belgelerle ve özellikle de “isimler vererek”  yeniden -derinlemesine- ele alacağız.
Cevap Olarak (19 Haziran 2011)
Kuşların bana söylediğine/ilettiğine göre, Yeni Sinsiyet‘in nemalanıcıları, şiir simsarları ve edebiyat/sanat kâhyaları sağda solda vızıldamaya başlamış.
Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı (14 Ocak 2011)
Tarihin salınımına bakıldığında modernizmin ilkelerini bilmek ve bu doğrultuyu iktisadi alana belirgin faaliyet adımlarıyla taşımak, yatırım planları yapmak, kilometre taşları dikmek seçkinlerin öncülüğünde icra edilen şeylerdir. Yeni Sinsiyet nemalanıcılarının bu role kanalize olabilmesi için öncelikle ticari konularda seçkinler ile arasında yönetsel bir dil birliğinin oluşması gerekir. Bu dil birliğini sağlayacak yönetsel ortaklık ise Yeni ’in ve türev uygulamalarının ta kendisiydi. Yeni Sinsiyet, seçkinlere yakınsama çabalarına yeni kapitalizmin kültürünü önceleyen bir karektere bürünerek başlamıştır. Ancak yeni kapitalizmin değerler sisteminin güç kaybetmesiyle ve özellikle de ilerleme prensibinin tutarsızlaşmasıyla birlikte Yeni Sinsiyet’in ortak olmak istediği payda yıpranmış, yeni kapitalizmin dili ve tutumları ayrıcalıklı özelliğini yitirmiştir. Bu noktada seçkinler, uzun soluklu ve yeni bir vizyon arayışıyla birlikte ayrıcalık unsurlarını yeniden akort etmeye girişmişlerdir. Yeni Sinsiyet ise bu hesapsız arayışa ortak olamamıştır.
Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “Biz” Söylemi ve Retorik Arsızlığı (22 Eylül 2010)
Yeni Sinsiyet’in çeşitli enstrümanlarını kullanarak “cehalet alanı”nda icra ettiği girişimler ve bu enstrümanların işlediği çürük değer yargılarıyla ateşlenen yandaş-paydaş etkileşimleri, söz konusu alanın bir ortama dönüşüm sürecini tamamlamıştır. “Cehalet ortamı” şeklinde ifade ettiğimiz bu oluşumun tamamlanmasının hemen ardından -kendi tanımıyla çelişen- yeni bir tipolojinin çerçevelenmesi de kaçınılmazdı.
Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları (2 Nisan 2010)
Yeni sinsiyetin arsızlığına ve aymazlığına yakışır derecede yaygın olarak kullanılan bir başka enstrüman da “Sessizlik Suikasti” ya da “Sessizlik Baskısı”dır. Marx’ın dile getirdiği bu kavramın işlevleri, sinsiyet zihniyetini eskisinden çok daha yüksek nemalara ulaştırmaktadır. Statüko karşıtı olduğunu iddia eden  -aslında statüko karşıtlığını da bir enstrüman olarak kullanan- yeni sinsiyet, tüm sessizlik biçimlerini cehalet alanının genişlemesi yolunda kullanmaktadır. (Aynı yöntemin çeşitlemelerinden kapitalist satış tekniklerinde de sıkça söz edilir.) (17)
Zafer Yalçınpınar ve Şükret Gökay, Sait Faik Araştırma Atölyesi kapsamında bilişsel haritalama çalışmaları yürütmüşler. Sait Faik odaklı büyük bilişsel harita (200 kavram/unsur) ve ‘Lüzumsuz Adam’ (36 kavram/unsur), ‘Papaz Efendi’ (23 kavram/unsur), ‘Mektup’ (51 kavram/unsur), ‘Son Kuşlar’ (33 kavram/unsur). Hikâyeleri eksenindeki bilişsel haritalar hazırlanmış. (18)
Zafer Yalçınpınar’ın günümüz edebiyat dünyasındaki ödül sistemiyle ilgili düşünceleri pek olumlu değil:
“Ödül konusu son derece karışık bir konu… Şimdi, her şeyi bir kenara bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, ‘Ödül’ dediğimiz anda imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz, ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet, kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül, iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri, duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır?” (19)
Sanatın özünün verilecek ödüllerle aranamayacağını söylüyor:
“Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek…” (19)
2014’ün öne çıkan jüri üyeleri, 25 edebiyat ödülünde, birden fazla jüri üyeliği yapmış isimlerle değerlendirilmiş:
“Listenin başında 10 kere jüri üyeliği yapmış olan Doğan Hızlan yer alıyor. Hızlan’ı, 5 kere jüri üyeliği yapan Refik Durbaş ile 4 kere jüri üyeliği yapan Egemen Berköz, Enver Ercan, Eray Canberk, Handan İnci, Hilmi Yavuz ve Metin Celâl izliyor. 3 kere jüri üyeliği yapanlar Asuman Kafaoğlu Büke, Cemil Kavukçu, Faruk Şüyün, İnci Aral, Leyla Şahin, Müslim Çelik, Nursel Duruel, Selim İleri, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi, Turhan Günay ve Cevat Çapan’dan oluşuyor. 2 kere jüri üyeliği yapanların listesi ise şöyle: Abdullah Uçman, Adnan Binyazar, Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Buket Aşçı, Emin Özdemir, Erendiz Atasü, Feyza Hepçilingirler, İhsan Yılmaz, İlknur Özdemir, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murat Gülsoy, Mustafa Öneş, Sennur Sezer, Sevin Okyay, Sinâ Akyol ve Metin Cengiz.” (20)
Ödüllerin listesi de verilmiş:
“Altın Portakal Şiir Ödülü
Behçet Aysan Şiir Ödülü
Behçet Necatigil Şiir Ödülü
Cemal Süreya Şiir Ödülleri
Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü
Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü
Duygu Asena Roman Ödülü
Dünya Kitap Yılın En İyileri
Erdal Öz Edebiyat Ödülü
Everest İlk Roman Yarışması
GİO Ödülleri
Haldun Taner Öykü Ödülü
Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü
Metin Altıok Şiir Ödülü
Necati Cumalı Edebiyat Ödülü
Necip Fazıl Ödülleri
Orhan Kemal Roman Armağanı
Orhan Şaik Gökyay Şiir Ödülü
Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması
Sait Faik Hikâye Armağanı
Sedat Simavi Ödülleri
Selçuk Baran Öykü Ödülü
Tanpınar Edebiyat Ödülü
Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri
Yunus Nadi Ödülleri” (20)
….
Sanatlog yazarı Serkan Engin’in ödüllerle ilgili düşünceleri de bu alandaki sorunları yansıtıyor:
“Yıl 2005. Bir telefon konuşması: Hüseyin Alemdar: Serkan n’aber? Serkan Engin: İyiyim, sağol. Hüseyin Alemdar: Serkan, Enver Ercan’a selamımı söyle, senin şiirlerini Varlık’ta bassın. Serkan Engin: (Gülerek) Ya ‘arkadaş yakinimdir’ diyerek şiir mi bastırılır?”
“İlk bakışta Hüseyin Alemdar’ın yaklaşımı iyi niyetli olarak genç bir şaire destek gibi algılanabilir ama etik açıdan iğrençtir böyle selamla kelamla, torpille şiir yayımlatmak. Ne var ki onlar için doğal ve sıradandır bu durum.”
“Oysa nitelikli şiir zaten geleceğe kalacak ve tarih herkesi doğru yere koyacaktır. Bırakın şiir ödülünüz olmasın, büyük yayınevleri şiir kitabınızı basmasın, namlı dergiler size yer vermesin… Günübirlik parsayı toplamak sizi geleceğe taşımaz, sadece geçici bir süre popüler yapar. Sonra şiir tarihinin çöplüğünü boylarsınız şiiriniz nitelikli değilse ve ancak okurun özdeşlik kurabileceği ya da okura empati kurduran şiirler geleceğe kalır.” (21)
Değersizliğini kanıtlayacak bir şiirin basılması bile küçük bir sevinç olabilir mi?
….
Sanat ve edebiyat tartışmaları kuşkusuz farklı çevrelerde, zamanlarda, boyutlarda, düzlemlerde, düzeylerde yapılabilir, yapılmalıdır.
Sanırım yol gösterici temel ilke, insana, bilime, sanata ve inanca saygı olmalıdır.
Henüz yerini bulamamış ve şimdilik “uzun açıklama” başlığıyla not almış olduğum şu söz, bakışımı özetliyor:
“Uzaklarda bir ateş yanıyordu. Herkes biliyordu ki günün birinde sönecekti. Yine de o kaçınılmaz sona dek onun içlerini ısıtmasını, çiçeklerin güzelliğini yumuşak bir ışıkla boyamasını istiyorlar, bu küçük sevinçlerde büyük mutluluklar buluyorlardı.” (22)
Mutluluğu paylaşmanın en iyi ve en güzel yolları nasıl bulunabilir?
….
Karşılaştırmalı yaşamlar sürdüğümüz bugünün dünyasında, hiç değilse sanatın ve edebiyatın çağının ilerisinde kurallarla yönetilmesini sağlayabilir miyiz?
Read more